12 Haziran 2013 Çarşamba

Roses of the Peace...









Ahengi ve uyumu sembolize edeceğini düşündüğüm için bu yazımı güller üzerinden ele alıyorum.

Herkes bilir ki gül alelade bir bitki değildir. Kuvvetli hisleri ifade eder. Sevgi, masumiyet, barış, maneviyat, öz gibi…





Bu gördüğümüz gül Elie Saab. Artık gördüğümüz anda tanıdığımız lirik üslubuyla tabi ki de gülü çağrıştıran bir şeyler denemesini beklemek çok doğal. Ancak onun gül soyutlaması daha çok kumaşta ve renkte yoğunlaşıyor. Tasarımlarda ufak ya da büyük ölçekte gül formlarını görmemekteyiz. Algımız, daha çok uçuş puçuş parçacıkları yakalayarak tasarımcının güle olan atfını hissettiriyor. Yani orjinal bir soyutlama durumu hakim.





























Bu çalışmalar ise Saab’ın anlayışından daha farklı. Her biri zaten güzel bir “motif” olan gülü temel hacminden ödün vermeden neredeyse birebir olarak kullanmaktalar.


Elbette bu da bir tasarım algısı ancak ben tasarımcının temaya olan etkisinin daha baskın olduğu, modacının süzgecinden geçtiği belirgin olan tasarımları tercih ediyorum.





Bazı çalışmalarda ise gülün katmerli ve esnek yapısından yola çıkılarak üretilen denemeler hakim. Örneğin tekrar tekrar kırıştırılan kalın kumaşlar ve tüller, ya da kendi ekseni etrafında döndürülen formlar bu katmerli yapıyı belirginleştirebiliyor ve aynı motifi tekrar ettiği için ritmik bir görüntü oluşturuyor.
















_
Şu ana dek Elie Saab gibi gülü soyutlayan, ya da diğer tasarımcılar gibi gül formunu kumaşa olduğu gibi aktaran tasarımcılara göz attım. Bir de her zaman olduğu gibi üçüncü bir yola sahip Alexander McQueen’in “Gül Algısı”na bakmakta fayda var bence.





McQueen gülden ziyade dökülmüş ve çürümüş gül yapraklarını ele almış gibi görünüyor ilk bakışta. Elbiselerin renk tonu, solmuş gül yaprağı/gülkurusu tonlarında ve bu renklerin uyumunu bence inanılmaz derecede başarılı geçişlerle yaratıyor. Her zaman olduğu gibi bu tasarımlarında da Y eksenine göre simetrik olma durumu var yani tekrarı ve ritmi her şekilde yakalayabilmekte.


Elbiselerin deseni çok yalın olmadığı için sanırım kesimlerde sadeliğe gidilmiş ki bence bu; yani abartısızlık tasarımın en önemli noktasını oluşturuyor aksi halde ya yaprakların deseni ya da elbiselerin şekli eşit derecede odak olacak ve birbirini bastıracaktı.


































Farklı kumaşlar denense de hepsi bir bütünlük içerisinde devam edebilen; yani birbiriyle aynı dili yakalamış, aynı ölçekte devam edebilen bu koleksiyon kesinlikle favori tasarımım haline geldi.  : ) 

Özellikle gül çoğu zaman kıpkırmızı rengiyle ya da bazı baskın duygularla ele alınan bir ilham parçası iken bu şekilde solmuş güller ve yaşamaya çalışan güllerin daha karanlık yüzünü yansıtması da yine tasarımcının olaya daha farklı açıdan bakışını ve bu görüşünün yorumunu göstermekte bence.

Neyse; gül sadece McQueen’in gözünde bir tasarım parçası değil elbette; gençlik de istediği gibi yorumlayabiliyor onları. Hem de ufacık bir maliyetle  : )



  
Bu arada biraz geçmiş olacak ama geçen yüzyılın bence önemli mimarlarından birisi olan Charles Rennie MacIntosh (aynı zamanda ressam, mobilya tasarımcısı)harikulade ve kendisine özgü bir gül yorumunu bizlere miras bırakalı çok oluyor. Ancak genelde pek tanınmayan tasarımcının (zaten neredeyse tüm harika sanatçıların başına gelen bu) gülleri bugün sadece İskoçya’daki bazı yapılarda vitray olarak kullanılmakta.



Bu düğüm misali gülü ve ona dik bağlanan çizgileri bir yerlerde görürseniz MacIntosh’a selam vermeyi unutmayın.







Takip için:

Hiç yorum yok: